Akşamları gökyüzü hiç bitmiyor. Bana şiirler yazdırıp şarkılara eşlik ettiren akşam göğü. Yine böyle bir akşam, içinde bulunduğum mutluluğun -hala daha- farkına varamazken ağzımdan o cümle dökülüyor, yokuş aşağı koşuşturan çocuk gibi: “Eylül sonu İtalya’ya gidiyorum. Evet, evet 5 ay kalacağım.” Gitme eyleminin ne kadar da mutluluk verici olduğunu elbet biliyordum. Ama bu kadar yakından, bu kadar yakınken… Herhalde en son aynı mutluluğu bir adamı çok sevdiğimde hissetmiştim. Öyle çok. Şimdi yine aynı gökyüzünün altında, kaldırıp başımı Galata’ya bakarken duyuyorum o mutluluğu. Ama tek başımayım bu sefer. Belki de biraz yalnızlık hepimize iyi gelecek. Yalnızlık belki. Ama inadına mutluluk, yanında. Hep yanıbaşımda bu sefer.

istanbuldu.

Bir odadan diğerine geçiyorum.
Sabah.
Bir vapura biniyorum.
Sabahlar hiç bitmiyor.

Bir sokaktan diğerine geçiyorum.
Öğle.
Bir evin önünde duruyorum.
Evler hiç bitmiyor.

Bir cümleden diğerine geçiyorum.
Akşam.
Bir hayalin önünde duruyorum.
Gökyüzü hiç bitmiyor.

Bir sevdadan diğerine…
Sevdalar geçilmiyor.
Gece.
Geceler hiç bitmiyor.

mostlyitaly:

Venice (Italy). by ichbinlynton on Flickr.

mostlyitaly:

Venice (Italy). by ichbinlynton on Flickr.

allthingseurope:

Siena, Italy (by hey trace )

allthingseurope:

Siena, Italy (by hey trace )

nevver:

Tattoo You

" her şey olur
her şey büyür
her şey geçer
hayat kalır…”

“her şeyden biraz kalır” diyor bir italyan atasözü, o kalan hayatmış demek ki.

"Sen hayatta yaptığın en iyi şeyin ne olduğunu biliyor musun?"

fuckyouverymuch:

We are in love.

fuckyouverymuch:

We are in love.

çoğunlukla ruh halim ayh

çoğunlukla ruh halim ayh

(Fonte: brain-d-a-m-a-g-e, via daughterofclouds)

cinquanta mila lacrime

güzelim bir sofra kuruluyor önümüze, iki akşam üstü öncesi. yine yazdan kalma bir gün, yine bol umut dolu. yalnız umudu vardır umudu olanın diyor yanımdan öylece geçip giden adam. bazen durup düşünürüm. düşünürüm, şu uzun caddede yürürken her yanımdan geçen insanın eğilip kulağıma bir söz fısıldadığını. yan masada gizlice bizi dinleyen uzun saçlı, donuk bakışlı adamın dönüp birden “bırak adamları. bırak kentleri, bırak yapıların görkemini, yoksulluğunu, bırak yolları, istasyonları, insanları, yabancıları, sevdiklerini, çocukluğunu, ölen uzaklardaki insanlarını, bırak, bırak, bırak içinde seni kemiren seni bırak. GİT.” dediğini düşünürüm. belki de donuk bakışlarının sebebi bir türlü bırakıp gidemeyişidir. dönüp o adama “gitmek mi istiyorsunuz bayım? o halde hemen şu kapıdan çıkıp sola dönmeli, bu uzun cadde boyunca yürümeli, bir ara sokağa sapmalı, sonra yine yürümeye devam etmelisiniz. kaybolana kadar yürümelisiniz.” dediğimi düşünürüm. sonra o adamın, tabağında kalan son birkaç tavuk parçasıyla salatayı görmezden gelip aceleyle masaya yeşil renkte bir para bıraktığını, ceketini aynı aceleyle eline alıp o ağır kapıdan çıktığını düşünürüm. üstelik o acelede bana bakıp gülümsemeyi, teşekkür etmeyi unutmadığını da. bu sahne beni mutlu eder. tavuk parçalarına üzülmem mesela, çünkü bir başka canlının etini yiyemem. ceketinin rengine inanılmaz tav olurum. donuk bakışlarıyla aynı renktedir adamın, lacivert. kapıdan çıkar çıkmaz içinde yıldızların kayacağı lacivert, donuk bakışlar. bana teşekkür ederken gülümseyen lacivert bakışlar. düşünürüm, bu sahne beni çok mutlu eder. ne zaman birinin gülümsemesine sebep olsam, bu beni mutlu eder. ve ne zaman, çekip gitmeyi bu kadar arzulayan birinin gidişini görsem, içimde çocuk heveslerim canlanır. o kadının sözlerini yine duyarım: “bak nerelere varıyor gökyüzü. hangi zamanlara. hangi sonsuzluğa. GİT.” o kadın gibi, o adam gibi gitmek isterim.

19.20 karaköy vapuruyla kadıköy’e geçiyoruz. vapurda, esen rüzgara karşı birer açık çay içiyoruz. inerken kadıköy’e, neşemiz yerinde. buradan tekrar bir otobüse binip ben eve, o ise yurduna gidecek nihayetinde. onun yolu biraz daha uzun. sahi onun yolu biraz daha uzun. benden daha fazla yaşayacak yılları var, yeterince iyimserim bu konuda. boş koltuklardan birine oturuyoruz, arkalarda. şu akşam karanlığında bindiğim otobüslere öylesine alıştım ki. çoğunlukla yol boyu aklımda hikayeler, anılar, resimler canlanır. şimdi iki kişiyiz, iki kelam ediyoruz yine aynı huzurla, o bana dönüp içime işleyen bir bakışla şu cümleleri söyleyene kadar: “gitmek kolay. giden seviniyor tabii gittiğine. o arkada kalmıyor ki. hep kalan üzülüyor. kalıp bekleyen. ben üzüleceğim sen gidince. ama tabii git. o kadar çok istiyorsun ki gitmeyi. GİT.”

ona, o an, sadece bakıyorum, uzun uzun. içimdeki kederi, özlemi ama yine de bir parça mutluluğu hissetmesini bekliyorum. konuşmuyorum. konuşsam da o duymuyor söylediklerimi: “bir kez olsun her şeyi ardında bırakıp gitmenin ne olduğunu öğrenmek istiyorum. bir kez olsun terk edilmemek. el sallamamak artık, bir otobüs terminalinde acaba tekrar ne zaman gelecek diye düşünmemek. bir kere de terk eden olmayı istemek çok mu bencilce?”

sonra nedense aklıma bir film geliyor, bir kadın bir adam aralarında konuşuyorlar:

”-şu yayımlanmayan romanın? neyi anlatıyor?
+artık birlikte olmayan iki kişiyi… biri acı çekiyor, diğeri çekmiyor. belki de… aslında bazı şeyleri geride bırakma konusunda korkak olmamamız gerekiyor. önemli olan bizimle kalır, biz istemesek bile.
-yani hiç kimseyi ve hiçbir şeyi bırakmıyor muyuz?
+evet…
-ne aldatmaca ama!”